GÜNCEL&YEMEK

GÜNCEL&YEMEK
KÖŞEM

HAKKIMDA

Fotoğrafım
KÖRFEZ/KOCAELİ, MARMARA BÖLGESİ, Turkey
1964'DE İZMİT'TE DOĞDU.LİSE TAHSİLİNİ İZMİT'TE TAMAMLADI.1984 SENESİNDE EVLENEREK İSTANBUL'A YERLEŞTİ.1986 ve 1988 DE MELİKE VE MERVE DOĞDU.KIZLARI KÜÇÜKKEN ÜNİVERSİTEYİ SOSYOLOJİ EĞİTİMİ ALARAK TAMAMLADI.HALEN İŞLETME OKUMAKTADIR.ÜSKÜDAR,KADIKÖY,KOCAELİ HALK EVLERİNDEN MEFRUŞAT,MİNYATÜR,TAKI TASARIMI,KUMAŞ BOYAMA,GÜMÜŞ KABARTMA ÇALIŞMASI,TAHTA BOYAMA,İNGİLİZCE,BİLGİSAYAR,TÜRK VE OSMANLI MUTFAĞI BÖLÜMLERİNDEN SERTİFİKALAR ALDI.26 YIL SONRA KOCAELİ'NE GERİ DÖNDÜ.BİRÇOK DERGİ VE GAZETELERDE YEMEK REÇETELERİ YAYINLANDI.YEREL KANALDA YEMEK PROGRAMI YAPTI.HALANIN YERİ TÜRK LOKANTASININ KURUCULARINDANDIR.İSTANBUL'DAKİ POLİTİKA ÇALIŞMALARINA KOCAELİ'DE DEVAM ETTİ.DSP'DE İKİ DÖNEM İL BAŞKAN YARDIMCILIĞI,İL VE KURULTAY DELEGELİĞİ,2014 GEBZE BELEDİYE BAŞKAN ADAYLIĞI,KADIN KOLLARI İL BAŞKANLIĞI, 25.VE 26.DÖNEM DSP KOCAELİ 1.SIRA MİLLETVEKİLİ ADAYI, DSP KADIN KOLLARI GENEL BAŞKANI OLDU.MART 2016 TARİHİNDE GÖREVİNDEN VE PARTİSİNDEN İSTİFA ETTİ.THÖKELİ İMRE & ZİRİNYİ İLONA MACAR DOSTLUK DERNEĞİ BAŞKANI.ADD KOCAELİ ŞUBESİ 2. BAŞKANI.HALEN KÖRFEZ İLÇESİNDE İKAMET ETMEKTEDİR.

ÖNSÖZ

MERHABA; SEVGİLİ YEMEK DOSTLARI!
YEMEK YAPMAK BENİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ VE ZEVKLİ BİR UĞRAŞ.TÜRK MUTFAĞININ MUAZZAM BİR MUTFAK OLDUĞUNA İNANANLARDANIM.ASLINI KORUMASI GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYOR VE SAVUNUYORUM.DÜNYA MUTFAKLARINI DA BEĞENİYORUM ANCAK ÇOK PRATİK VE UYDURMA REÇETELERE KARŞIYIM.AİLEM SON DERECE FARKLI COĞRAFYALARDAN GELİYOR.BU YÜZDEN FARKLI YÖRELERİN BİR ÇOK YEMEĞİNİ EVİMDE PİŞİRİRİM.BABAM TOKATLI,ANNEM İSTANBULLU.ANNEMİN KÖKENİ EDİRNE,BEN İSE DOĞMA BÜYÜME İZMİTLİYİM. 26 YIL EVLİ OLDUĞUM YILLARDA İSTANBUL'DA İKAMET ETTİM.ESKİ EŞİM URFALIYDI.RAHMETLİ BABAM ASKER OLDUĞU İÇİN 35 YIL TÜRKİYE 'NİN FARKLI BÖLGELERİ VE FARKLI İLLERİNDE AİLEM İKAMET ETMİŞ.KONYA,ERZURUM,ANKARA,İZMİR,KAYSERİ,ESKİŞEHİR,İSTANBUL DOLAYISIYLA RAHMETLİ ANNECİĞİM HER İLDE BİR ÇOK YEMEK REÇETESİ ÖĞRENMİŞ VE BİZİM EVİMİZDE UYGULAMIŞTIR.EVLİLİK HAYATIMDA DA GÜNEYDOĞU YÖRESİ VE URFA MUTFAĞINI YAKINDAN ÖĞRENDİM.
YILLARDAN BERİ DERLEDİĞİM GELENEKSEL DAMAK ZEVKLERİMİZİ ,DÜNYA MUTFAKLARINI VE SON YILLARDA İNTERNET VASITASIYLA ÖĞRENDİĞİM REÇETELERİ SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDİM.YEMEK SANATINA DAİR EDİNDİĞİM BİLGİLERİ SİZLERLE PAYLAŞMAKTAN BÜYÜK ZEVK DUYACAĞIM.AYRICA BLOĞUMDA GÜNCEL KONULARLA İLGİLİ YAZILARIMI DA PAYLAŞACAĞIM.
SEVGİ VE MUHABBETLE KALINIZ EFENDİM.
16 05 2007

1 Şubat 2019 Cuma

KENEVİR


Kenevir

1. Bir dönümlük kenevir, 25 dönümlük orman kadar oksijen üretir.
2. Yine bir dönümlük kenevirden, 4 dönüm ağaca eş kâğıt üretilebilir.
3. Kenevir tam 8 kez kağıda dönüştürülebilirken, ağaç 3 kez kağıda dönüştürebilir.
4. Kenevir 4 ayda yetişir, bir ağaç ise 20-50 yılda…!
5. Kenevir, gerçek bir radyasyon temizleyicidir.
6. Kenevir dünyanın her yerinde yetiştirilebilir ve çok az suya ihtiyaç duyar. Ayrıca kendisini böceklerden koruyabildiği için tarım ilacına da ihtiyaç duymaz.
7. Kenevir ile yapılan tekstil ürünleri yaygınlaşırsa, tarım ilacı sektörü tamamen ortadan kalkabilir.
8. İlk kot pantolon, kenevirden yapılmıştır; hatta “kanvas” kelimesi kenevir ürünlerine verilen isimdir.
(Kenevir ayrıca ip, halat, çanta, ayakkabı, şapka yapımı için de ideal bir bitkidir)
9. Kenevir, AİDS ve kanser tedavisinde kemoterapi ve radyasyon etkisini azaltma; romatizma, kalp, sara, astım, mide, uykusuzluk, psikoloji, omurga rahatsızlıkları gibi en az 250 hastalıkta kullanılmaktadır.
10. Kenevir tohumunun protein değeri çok yüksektir ve içindeki iki yağ asidi de doğada başka hiçbir yerde bulunmamaktadır.
11. Kenevirin üretimi soyadan bile daha ucuzdur.
12. Kenevirle beslenen hayvanlar, hormon takviyesine ihtiyaç duymaz.
13. Plastik ürünlerin tamamı, kenevirden üretilebilir ve kenevir plastiğinin doğaya dönüşmesi oldukça kolaydır.
14. Bir arabanın gövdesi kenevirden yapılırsa, dayanıklılığı çelikten tam 10 kat fazla olur.
15. Binaların yalıtımı için de kullanılabilir; dayanıklı, ucuz ve esnektir.
16. Kenevirle yapılan sabunlar ve kozmetik ürünler, suyu kirletmez; yani tamamen doğa dostudur...
*Alıntı

ÇEDENE VE KENDİR…

Halk arasında kendir denilen kenevir bitkisinin tohumudur çedene. Kavurganın ve hediğin vazgeçilmezidir. Çedene, sacda kavrulan buğdaydan mülhem “kavurganın yananı sıçrar” atasözünün diğer muhatabıdır. Sacda kavrulurken çıkardığı ses “Çıt çıt çedene/Sar bedeni bedene/Dünya dolu yar olsa/Alacağım bi dene” türküsünün ilham kaynağıdır.

Çedene ve onun bitkisi olan kendirin, Türkler gibi bir Orta Asya kökeni vardır, dünyaya oradan yayıldığı kabul edilir.

Bu eski arkadaş Anadolu’da da Türk halk ekonomisi ve kültürünün ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bol sulanan karıklarda yaklaşık iki metre boya kadar ulaşan kendirin uçlarındaki tohumlar mutfakta ve sağlıkta, saplarındaki lifler ise, urgancılık ve kırsal dokumacılık alanında vazgeçilmezdi.

Yıkanan unluk buğdaylar, kaynatılan bulgurlar veya serilerek kurutulması gereken bütün kışlıklar, kirmenle eğrilerek ip hâline getirilen kendir liflerinden dokunan çulların üzerinde kurutulurdu. Bu konuda toprak damlı kerpiç evlerin bir hikâyesi olarak “Dam üstünde çul serer” türküsü akla gelebilir.

İki metrelik boylarıyla sertleşmiş ince kamış gibi olan kendir saplarının çula, heybeye, çuvala veya urgana dönüşmesi zahmetli bir işti ve daha çok kadınlar tarafından yapılırdı. Erkekler, ekim yerinin hazırlanması, ekim, söküm ve havuzlarda ıslatma işleriyle ilgilenirler, sonrası kadınlara kalırdı.

Havuzlarda yeterince bekletilerek ıslatılan ve kıvama gelen kendir sapları, kadınlar arasındaki imece yöntemiyle dövülür, kabuklarından temizlenirdi. Dövme işi kağnı veya at arabası tekeri üzerinde kılıç adı verilen özel sopalarla yapılırdı.
Sonra eğrilen ve yumaklanan kendir ipler kullanıma hazır hâle getirilirdi. Yaz ve yazı işleri bitince bu ipler tezgâh veya ıstarda kendir heybe, çul ve çuval olarak dokunur veya elde saç örgüsü şeklinde bağlama işlerinde kullanılmak üzere “bağ” yapılırdı.

Kendir dokumalar genellikle kendi doğal rengi olan boz renkte olurdu. Ama bazen kök boya ile boyanan veya renkli halı ve kilim nakışları yapılan kendir dokumalara da rastlanırdı ama onların sayısı düz olanlara göre daha azdı.

Kendir heybeler halı veya kilim heybeye göre malzeme bakımından ucuz, dokuma bakımından kolay olduğu için eşek sırtında ve gündelik işlerde kullanılırdı. Mesela çobanların heybesi kendirden dokunurdu. Olmaz ya halı heybeyle çobanlık yapan kişi “görgüsüz” veya “ayranı yok içmeye” eleştirisine maruz kalabilirdi. Bunun tersine olarak bayramda gelin kız görmeye halı heybe yerine kendir heybe ile gidene de görgüsüz veya fakir gözüyle bakılırdı.

Döl dökümünde yaylıma giden koyunların gün içinde kuzuladığı kuzular, çobanın kendir heybesinin iki gözünde evlere taşınırdı. Yazın kendir heybe ile çocuklar tarlada ırgatlık işleyenlere azık götürürdü.

Değirmene gidecek unluk buğdaylar kendirden dokunan yaklaşık 150 cm boyundaki çuvallara konurdu. Ağzına kadar dolu çuvallar ortalama 10-12 çinik yani 80-100 kilo kadar buğday alırdı. Bu çuvallar, elleşerek iki kişi tarafından eşeğe yüklenirdi. Nasreddin Hoca’nın binince dokuz, inince 10 eşek sayması ile ilgili fıkra böyle bir ortamda doğmuş olmalıdır.

Urgan veya halat denilen kalın ipler, kendirden yapılırdı. Urgan yapmak bir ustalık ve âlet edevat işiydi. Bu işi yapanlara urgancı, işe de urgan bükmek denirdi. Her bahar veya güz mevsiminde urgancılar köyleri dolaşır ve önceden hazırlanmış kendir ipi olanların urganlarını bükerdi. Mazgan adı verilen ve yarıçapı yaklaşık 25-30 cm olan bir tahta üzerine sabitlenen dört özel makaraya bağlı iplerin uygun şekilde döndürülmesiyle urgan elde edilirdi. Urganların biraz incesine de sicim denirdi. Sohbetin tadını kaçırmamak için yağlı sicimden hiç söz etmeyeyim.

Urgan öncelikle ırgatlıktan sonra biçilen ve toplanan ekin yığınlarının kağnı veya at arabası ile harman yerine taşınmasında kullanılırdı. Kağnı veya at arabası salına istiflenen ekinlerin dökülmeden harmana getirilesi urgan ve urganı berkitmede kullanılan halka sayesinde olurdu.

Eyerde, semerde veya tazı çulunda kullanılan kolanlar ve ipler, öküzleri boyunduruğa bağlayan zelve bağları, çuvalları bağlamada kullanılan ağız bağları, yoğurttan yağ elde etmede kullanılan çömlek yayıkların bağları, çobanların gece uyurken sürüye olabilecek kurt saldırısını anlamak için bir koyunun boynuna ve kendi kolunu bağladığı bağcaklar, hep kendirden yapılırdı. “Yayık yaydım kolum şişti” türküsünün de ikinci mısrada yolu kendire çıkardı.

Şimdi ne eken var ne diken. Döven ve dokuyan kadın kalmadı, seklem yükleyen, değirmene giden erkek kalmadı, kavurgasını ve hediğini bilen veya yiyen çocuk kalmadı.



KAPİTALİZM



Son zamanların en güzel yazısı bence...

Bu tehlikeli ve artan eşitsizliğin bilimsel ve kolay anlaşılır açıklaması ve aynı zamanda da bazı çözüm önerileri gene ABD’den geliyor: Columbia Üniversitesinin Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz’in kitabı

The Price of Inequality

W.H.Norton&Co. 2012,2013.



Merhaba... Ben Kapitalizm!

Küçük kızlarınızı Barbie Bebeklerle büyüttüm, bugün sizden estetik operasyon için para istiyorlar diye neden şaşırıyorsunuz!

Çıkarlarım uğruna kocaman bir moda endüstrisi yarattım!

İstediğimi de elde ettim, 17 yaşındaki kızların çoğu dış görünüşlerinden rahatsız.

Ben Kapitalizmim! Bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması kendi vücudunu beğenmemesine yetiyor!

Ben Kapitalizmim ve bakış açınızı öyle bir değiştirdim ki, hırsız bir CEO'nun hayat hikayesi sizin için "azim ve başarı hikayesi" olabiliyor.

Ben Kapitalizmim ve ortalama bir insanın günde 5.5 saat TV izlediği, kitap okumadığı, tiyatro ve sinemaya çok az gittiği bir toplumda alaşağı edilmek gibi bir kaygım yok!

Ben Kapitalizmim ve Steve Jobs tabii ki çok önemli biriydi, ancak %1'inizin ihtiyacı olan makineleri 3. Dünya Ülkelerinde, ucuz işçilerle üretmekte çok başarılıydı..

Elbette bütün kapitalistler birer "aziz" gibi konuşacaklar, tıpkı Bill Gates gibi, 150 milyon dolarlık 66.000 m2 bir evde yaşayan bir aziz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden ortalık miras kavgaları yüzünden kanlı bıçaklı olmuş akrabalarla dolu.

Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz bir koşu bandının üstünde fazla yağlarınızı eritmek için ter döküyorsunuz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden dünyada 600 milyon obez ve 1.4 milyar aç insan var!

Ben Kapitalizmim ve Starbucks için kahve üreten bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerek!

Ben Kapitalizmim ve Uzak Doğu'da 6-12 yaş arası kızlar $200 gibi komik bir paralarla seks kölesi olarak satılıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve "serbest piyasa ekonomisi" dünyanın en büyük yalanı.

Ben Kapitalizmim ve Amerikalıların % 24'ü eğer milyarder olmaları için bütün ailelerini reddetmeleri gerekecekse, bunu yapabileceklerini söylüyor.

Ben Kapitalizmim ve kadınlara sesleniyorum! Lütfen birer obje haline geldiğinizi aklınıza getirmeden Victoria's Secret'a koşun.

Victoria's Secret ülkelerine Türkiye de eklendi, avuç içi kadar çamaşıra $80 verince çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum!

Ben Kapitalizmim ve 15 yaşındaki bir çocuğun iPad alabilmek için böbreğini sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum!

Ben Kapitalizmim ve Madonna'nın sadece Londra'da 8 evi var, ortalama 600 evsize barınak olabilecek büyüklükte.

Ben Kapitalizmim ve Tayland'da Disney fabrikası için çalışan bir çocuğun Disneyland'e girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek.

Afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin % 90'ını elinde bulundurmasına rağmen, dünyada sadece 4 tane Afrikalı milyarder var.

Ben Kapitalizmim ve Afrika kıtasından her sene $8.5 milyar değerinde pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar...

Ben Kapitalizmim ve siz pırlantalara bayılırsınız, Hindistan'da 1 milyon kişi günde 1.2 dolar kazanarak o pırlantaları üretiyorlar.

Dünyayı sarışın kadınların güzel olduğuna inandırdım, bu yüzden Asya kıtasında 300 milyon kadın düzenli olarak beyazlatıcı sabun kullanıyor.

Ben Kapitalizmim ve sizin hayatlarına özendiğiniz Hollywood yıldızlarının % 64'ü kokain bağımlısı.

Ben Kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz aynı tişörtü haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz.

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, artık farkına varın, taptığınız tek tanrı benim!

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar 5 yıldızlı Kabe manzaralı otellerinde, "ibadet" ederlerken?

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, bütün dünya Hıristiyan bayramı Noel'i sırf alışveriş yapıp eğlenmek için "kutlarken"?

ABD'de 7 milyon evsiz insanın olduğundan kimsenin haberi yok çünkü TV'de gördüğünüz Amerikalıların hepsi havuzlu villalarda yaşıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve yine başardım! Bütün kadınları dolapları tıka basa dolu olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım.

Dünya nüfusunun % 50'si dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 1'ine sahip.

Dünya nüfusunun % 1'i dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 50'sine sahip.

Ben Kapitalizmim ve bankacılar benim evlatlarım.

Amerikalıların % 85'i eğer ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist bir hükümeti seçebileceklerini söylüyor. İşte bu kapitalin gücü!

Sizi özgür bırakmayan, fikirlerinize sansür vuran, en sonunda polis kurşunuyla öldüren bir devleti kendi elinizle kurmanız ne tuhaf?

Sizin ağzınızı burnunuzu kırıp hapse tıkmaları için bir devlet kuracak parayı, kendi vergilerinizle sağlamanız ne kadar tuhaf?

Amy Winehouse gibi bağımlılara acırken, hepinizin birer bağımlı olduğunu unutmanız ne kadar komik! Zavallı tüketim bağımlıları...


EVDE ODA PARFÜMÜ YAPIMI


EVDE ODA PARFÜMÜ YAPIMI

ESKİDEN ALDIĞIM ODA PARFÜMÜ ŞİŞELERİ BOŞALINCA  İÇLERİNİ KENDİM YAPMAYA KARAR VERDİM.ŞİŞENİN YARISINA KADAR BEBE YAĞI KOYDUM.2 YEMEK KAŞIĞI ECZANEDEN ALDIĞIM ALKOL İLAVE ETTİM.BEBE YAĞI ALKOL İLE ÇÖZÜLÜYOR. DAHA SONRA AKTARDAN ALDIĞIM LEYLAK VE LAVANTA ESANSLARINDAN 15 ER DAMLA DAMLATTIM ODA PARFÜMLERİM HAZIR.ARA SIRA BAMBU ÇUBUKLARI TERS ÇEVİRİYORUM.

SAKALLI CELAL



-"Sakallı Celal deniz bakanı olan bir paşanın oğlu olarak dünyaya gelir. Yaşıtları oyuncaklarla oynarken o kendi kendine harfleri öğrenerek ev halkını şaşkına çevirir. İlkokul çağında konaktaki odasından çıkmaz, durmadan deniz lisesine giden ağabeylerinin kitaplarını okur. Babasının “henüz yaşın küçük” demesine direnerek Fransızca dersleri aldırmalarını sağlar. Kısa zamanda mükemmel derecede Fransızca öğrenir. Dönemin en iyi eğitim veren okulu olan Galatasaray Lisesi’ne, 1896 yılında kayda gittiğinde hazırlık okumasına gerek kalmadığını, Fransızcayı çok iyi bildiğini söyler ve bunu kanıtlar.
Galatasaray Lisesi’nde iken derslerinde olağanüstü başarılar elde eder ve aynı okuldaki ağabeyi Nihal’ı geçmeye çalışır. Bu sırada subay olan ağabeyi Cemal’in padişahın despot yönetimine başkaldırdığı için Beyazıt Meydanı’nda asılacağını duyar. Korkuyla meydana koşar, asılanlar arasında ağabeyi yoktur fakat ömür boyu sürgüne gönderilir. Bu, Sakallı Celal için ilk travmadır. İkincisi ise; aynı okuldaki ağabeyi Nihal’ın ölümüdür. Atletik bir vücuda sahip Nihal barfikste çalışırken başının üzerine düşer ve hayatını kaybeder. Celal’in dünyası başına yıkılır.
En büyük ağabey Kemal ise deniz subayı ve gemi mühendisi bir mucittir. “Havanın oksijenini yakan bir makine’’icat etmiş ama bununla ilgili çizimler yanlışlıkla bir manavın eline geçip “kesekâğıdına’’ dönüşünce uygulama olanağı bulamamıştır.
1907’de mezun oluncaya kadar Galatasaray’da geçirdiği 11 yıl, Celal’in özgür, bağımsız, aydınlanmacı kişiliğinde çok etkili olur. Mezuniyetine az bir süre kala aşığı olduğu okulu ile birlikte bütün kitapları ve anıları yanar. Bu onun için ağabeyinin ölümü gibi ağır bir darbedir. Uzun süre kendine gelemez.
Okulunu bitirir. Muhteşem bir Fransızcası ve elinde her kapıyı açan Galatasaray Lisesi diploması vardır. Basit memurluklar gözüne küçük gelir. Tevfik Fikret Galatasaray Lisesine müdür olunca bu dahi adamı elinden kaçırmaz ve okulda öğretmenlik yapmasını sağlar. Celal, Nazım Hikmet gibi birçok gence ders verir.
Bir süre sonra devlet Fransızcası kuvvetli 35 genci sınavla Fransa ve İsviçre’ye yükseköğrenim için gönderir. Kazananlardan biri de Celal’dir. Sorbonne’da Siyaset Bilimi okumaya Fransa’ya gönderilir. Kendisi Makine Mühendisliği okumak ister fakat bunu hocasına söyleyemez. Sonra ailesine mektup yazarak devlet büyüklerinden Makine Mühendisliğine geçmesini sağlamalarını, kabul etmezlerse kendi paraları ile okutmalarını rica eder ama ailenin maddi imkânı gayet yeterli olmasına karşın bunu reddederler. “Devlet neyi uygun görmüşse onu tahsil et’’ cevabını alır. Bir daha asla kesmemek üzere o gün sakalını uzatmaya başlar. Fransa’nın en büyük yazar, şair ve düşünürleriyle fikir alışverişinde bulunur. Hür beyni daha da aydınlanır. “Devletin parasını yediğimiz yeter’’ deyip diploma almadan ülkesine döner.
Üsküp’e Fransızca öğretmeni olarak gönderilir. Burada öğrenciler ve halk kendine hayran kalır. Kendi parasıyla okulun önüne futbol sahası yaptırır. Fransa’dan toplar getirtir. Öğrencilere don ve fanila diktirir. Futbol’u öğretir. Fakat bölgedeki yobazlar onu şikâyet ederek okuldan attırır. Sebebi; futbol günahmış. Çünkü Yezit’ler Hz. Hüseyin’in başını keserek yerde top gibi oynamışlar, futbol onu temsil ediyormuş.
İstanbul’a döner. Trablusgarp’ta Mustafa Kemal ve askerlerinin zor durumda olduğunu öğrenir. Bir tekneye mühimmat doldurup yola çıkar. Fakat yolda İngiliz devriye teknesi yollarını kesince arkadaşları “silahımız var vuruşalım’’ derler ama o karşı çıkar; “ silahları değil aklımızı kullanacağız’’. Muhteşem dili ve siyasi bilgisi ile İngiliz komutanına bu silahları Fransızlara direnen Tunuslu mücahitlere götürdüklerine inandırır ve Mustafa Kemal’e ulaştırır.
Silâhaltına alınmak ister ama “ülkeye öğretmen lazım’’ denilerek Kastamonu Lisesi’ne Fransızca öğretmeni olarak gönderilir. Fakirlik, hastalık ve cehaletin olduğu bir dönemdir. Şehirde frengi vardır, bununla mücadele eder. Öğrencilere Fransızcanın yanı sıra tarih ve hayat bilgisi dersleri verir. Yobaz zihniyet onu bir kez daha hedef alır. “Dini bütün yerde başı açık geziyor, çocuklara Fransız devrimini anlatıyor, ayaktopu oynatıyor günahtır” diye İstanbul Eğitim Bakanlığı’na şikayet ederler. Görevden alınır.
İzmit Lisesi’ne gönderilir. Burada büyük şair Yusuf Ziya Ortaç ile tanışır. Sakallı Celal öldükten sonra şair onun arkasından; “Celal beyin cenazesine gitmedim. İnsan kendi tabutunun arkasından yürüyebilir mi?” diyerek dostluklarının büyüklüğünü gösterecektir.
Sakallı Celal buradan Ankara Lisesi’ne müdür yardımcısı olarak atanır. Burada da öğrencilerine sürekli aydınlanmayı, akıllarını kullanmayı ve hurafelerden uzak durmaları gerektiğini öğütler.
“Çocuklar evlerinde ve camide din öğrenebilir ama Fransızca öğrenemez’’ diyerek din dersi saatini azaltarak Fransızca derslerini arttırır.
Okulun lağımı taşar, kimse ilgilenmeyince kendisi açar. Koskoca müdür yardımcısı bu işi yapar mı diye ona işten el çektirirler. Sakallı Celal tepki olarak diğer gün bir boyacı sandığı bulur ve okulun önünde öğrencilerinin ayakkabısını boyar.
Mevzuatı delerek Türkiye’de ilk kez İstanbul’dan bir bayan öğretmen getirtir ve atamasını yaptırır. Çok büyük tepki alır.
Bakanlıktan bir yazı gelir. Yazıda “Yükseköğrenime öğrenci ihtiyacı olduğu için son ve bir önceki sınıfların durumlarına bakılmaksızın mezun edilmesi gerektiği’’ yazmaktadır.
Hiç beklemeden burası “boyacı küpü’’ değil diyerek bir daha öğretmenliğe dönmemek üzere istifa eder.
Aydın’a incir fabrikasına işçi olarak gider. Fabrika yönetimine ve üreticilere incir ve üzüm tarımının geliştirilmesini, taşınmasını, kurutulmasını ve paketlenmesini modern tekniklerle öğretir. Fransızca bilen, muhteşem silah kullanan ve fabrikanın karmaşık makinelerini tamir edebilen bu adam gözde biri haline gelir ve “ustabaşılığa’’ getirilir.
İşçilere okuma yazma ve Fransızca öğretir. Fabrika sahibine modern teknikleri, çiftçiye ise kooperatifleşmeyi öğretir. Hasta bir işçi ve fakir bir köylüye maaşını verdiği için komünist diye şikayet edilir. Polis evini basar, evde komünizme ait belgeleri bulamayınca yerini sorarlar.
Sakallı Celal ise kafasının içini göstererek “İşte burada’’ diye cevap verir.
Sağ işaret parmağı makineye sıkışır ve ucu kopar. Soranlara “O zaten komünist parmağımdı bir şey olmaz’’ cevabını verir.
Hakkındaki iftiralara dayanamaz evindeki bütün eşyaları işçilere dağıtıp bir çuval kitapla Ankara’ya döner. Oradan da İstanbul’a…
İstanbul’da onu tanıyan dönemin en büyük şair, yazar, avukat ve kalburüstü aileleri evlerine sohbetini dinlemek için davet ederler. Çünkü muhteşem bilgisi ve konuşma yeteneği vardır.
Çöpçülerin aldığı maaşı düşük bulur. Bunu protesto etmek için Vali konağının önünü süpürmeye başlar. O sırada oradan geçen Rasih Nuri İleri ile hocası Profesör Kerim Erim geçmektedir. O günü İleri şöyle anlatır; “Hocam, Profesör Kerim Erim bir anda fırlayıp yerleri süpüren sakallı bir çöpçünün elini öpmeye başladı.’’
Sakallı Celal Maddi sıkıntı çekse de hayatı boyunca kimseden para yardımı kabul etmez. Elinde büyüyen Mehmet İsvan çok zengin bir iş adamı olur hocasına hesap açar fakat öldükten sonra tek bir kuruşuna dokunmadığını görünce baygınlık geçirir.
Hayatı boyunca hiç sigara ve alkol kullanmaz. Maddiyata asla önem vermez.
6 haziran 1962 yılında hayata gözlerini yummadan önce vasiyetinde;
“Mustafa Kemal’i seviyorum. Ona olan tahmin edilmeyen güçlü özlemimle ölüyorum. Onu öpmek, koklamak isterdim.’’
Kaynak olarak kullandığım Orhan Karaveli’ye ait “Sakallı Celal’’ isimli eserde şöyle diyor büyük üstad;
Tek isteği vardı Sakallı Celal Beyin; Türkiye’nin Atatürk’ün yolundan giderek aydınlık günlere ulaşması… Bu uğurda bir şeyler yapabilmek için “bin dikene katlandı’’. Kim bilir, yeterince yararlı olamamanın üzüntüsüyle göçüp gitti.
“Ya bir de bu günleri görseydi’’ dostlar…
30.12.2018
Bekir Yıldız

GIDA TERÖRÜ


Merhaba sevgili dostlar,
Kişisel sebeplerden dolayı uzun bir aradan sonra tekrar sizinle beraber olmak beni çok mutlu ediyor. Bu kez size çok ciddi bir konu ile geldim. Yazılarımı takip edenler yaz sonuna girerken kış hazırlıkları yaptığımı ve tarifleriyle birlikte sizlerle paylaştığımı hatırlayacaktır. Son derece titizlik ile kış için yapabildiklerimi hazırladım hazırlamasına ama inanın maalesef ne kadar eksik kaldığımı son günlerde anladım. Geçtiğimiz günlerde bir araştırma kitabı okudum. Kitap kendi dalımla ilgili olduğu için çok ilgimi çekti. Reklama girer mi girmez mi bilemiyorum ancak ben buradan bu kitabı ve yazarını yazmak zorundayım. Zira kendimi bu konuda sorumlu hissediyorum . Yazarımız ‘Soner YALÇIN’. Kitabın adı ‘Saklı Seçilmişler’. Gelelim bana öğrettiklerine. Yazarımız tamamen bilimsel olarak, kanıtlayarak içinde bulunduğumuz ortamı kaleme almış. Bizler bir nebze olsun belki günü kurtardık ancak zavallı çocuklarımız ve gelecekteki yetişecek nesil onarın vay haline diyorum.
Karşımızdaki bu ciddi düşmanın adı GIDA TERÖRÜ!
En başta yılar önce Kastamonu’dan siyez buğdayımızı kaçırıp Amerika’ya götürüyorlar. Ardından Kars’tan kavılca buğdayını kaçırıyorlar. Buğdaylarımızın uzun boyunu cüceye çevirip genetiği ile oynayıp zaman içinde tekrar geri bize satıyorlar. Satarken de çeşitli antlaşmalar yaparak satıyorlar. Bu genetiği oynanmış buğday birden şişirip çabuk acıktıran ve tekrar yeme isteği uyandıran ve bağımlılık yapan bir buğday. Zaman içinde dedelerimizde, ninelerimizde sıklıkla görülmeyen tansiyon, şeker, kalp vs. hastalıkların ortaya çıkmasına sebep oluyor. Daha sonraları pirinç için aynı oyunlar ortaya çıkıyor. Bunları tüm tarım ve hayvancılıkta yaşıyoruz. Şu an satın aldığımız gıdaların hepsinin içinde katkı maddeleri var. Bu katkı maddeleri neslimizi ciddi bir şekilde tehdit ediyor. Şu an her beş kişiden biri otizm ile boğuşuyor. Önümüzdeki günlerde her iki kişiden biri bu duruma düşme riskini taşıyor.
Kitap o kadar sürükleyici ki beni aldı götürdü nereye götürdü biliyor musunuz? Çocukluğuma :)
Şimdi dilerseniz hep birlikte neler yaşamışız bir bakalım. 1964 doğumluyum. Kendimi bildiğimde Derince’de çok güzel bir evimiz vardı. İki katlı bir dönüm arazi üzerinde harika bir bahçesi vardı. Bahçemizde neredeyse her türlü meyve ağacı vardı. Rahmetli babam arka bahçeye hem serinlemek hem de sulamak amaçlı büyükçe bir havuz yaptırmıştı. Yan tarafında oynamamız için kum havuzu vardı. Havuzun arkasında ve sol tarafında tavuklar için kümes, yanında koyunlarımız için ahır vardı. Bahçe sonuna kadar da her sezon ektiği sebzeler yer alıyordu. Evimizin altında bodrum- kilerimiz vardı. Bütün bunların yanında zamanı geldiğinde harika kokular yayan envay-ı çeşit çiçeklerimiz vardı. Ha unutmadan bir de kedimiz vardı Sarman

AĞAÇLARIMIZ:

Vişne 2 ağaç
Kiraz 7 ağaç
Şeftali (yarma) 5 ağaç
Elma (starking) 3 ağaç
Muşmula 1 ağaç
Erik ( papaz)1 ağaç
Armut 1 ağaç
Nar 1 ağaç
Dut 1 ağaç
Ayva 2 ağaç
Japon elması 2 ağaç
Asma
Yeni dünya 1 ağaç
Limon 1 ağaç
Mandalina 1 Ağaç
Portakal 1 ağaç

SEBZELERİMİZ:

Domates, Biber, salatalık, patlıcan, kabak, fasulye, kıvırcık, nane, maydanoz, taze soğan, enginar, pazı, bakla, çay vs.

ÇİÇEKLERİMİZ:

Gül, hanımeli, gala, ortanca, çuha, sümbül, yıldız, leylak, aslanağzı, küpe çiçeği, kaktüsler vs.
Şimdiiii gelelim şimdilerde moda olan kelime ile ORGANİK J bir biçimde yetişen sebzeler ve meyvelerin tüketimine. Rahmetli anneciğim vişnelerden reçel yapardı. Tabii o zaman GDO lu mısır şerbetinden üretilmiş şekerle değil gerçek şeker pancarından üretilmiş ve genetiği oynanmamış şekerden. Bir kısım vişneden de şurup yapardı. Bu şurubu buzlu suyla çoğaltıp içerdik. Bizim meyve suyumuz buydu. İçinde katkı maddesi olan, boyalı ve içlerinde alüminyum folyo kaplı kutulardaki meyve suyu bozuntusu değildi. Vişne kompostosu yapardı katışıksız. Şeftalilerden reçel ve komposto yapardı. Ayvalardan yine reçel ve komposto yapardı. Narlar toplanıp suyu sıkılırdı ve şişelenip şurup halinde saklanırdı. Tüketmek için yine suyla karıştırarak çoğaltarak tüketirdik. Mayıs ayı gelince mis gibi kokulu güllerden reçel ve şerbet yapardı anneciğim. Yine mayıs naneleri toplanıp kurutulurdu. Asma yapraklarını toplayıp kış için yine istifler tuza basardı. Domates, biber ve salatalıkları tenekelere turşu kurardı babam ve tenekelerin ağzını kurşunla lehimlerdi. Sebzeleri yine mevsiminde taze taze tüketirdik. Ancak kışın tüketebilmek için konserve yapılırdı. O yıllarda dip friz olmadığından dondurulma yöntemi uygulanmıyordu. Babam her gün o güzelim çiçekleri toplar, buket halinde anneme getirirdi. Şubat-Mart ayı gelince toprağın altında kalan soğanlardan sümbüller açardı. Yıldız çiçeklerinin soğanları da aynı şekilde haziran ayı geldiğinde tüm güzelliğini bize gösterirdi. Tüm sebzelerin, çiçeklerin dibine koyunumuzun gübresinden koyardı babacığım. Suni gübrelerden değil. Her gün taze sebzeleri ve meyveleri toplardı babam biz tüketirdik, üst katta kiracımız tüketirdi kalanını da sepete çeşit çeşit sebzeleri, meyveleri doldurur; üstüne de yumurta dizer imkanı olmayan komşularımıza götürürdü. Yumurtalarımız o kadar iriydi ki kimi zaman çift sarılı çıkardı. Annem sigara kullandığı için, iyi gelsin diye kümesten sıcak sıcak çıkan yumurtayı çiğ yutardı. Karagözün sütünden yoğurt yapardı annem. Üzeri iki parmak kaymak olurdu. Sütten yapılan ekşimik mis gibi taze süt kokardı. Ayran ve sütlaç her daim evimizde bulunurdu. Her sabah taze süt içerdik. Öyle nesquik falan yoktu sütün içine taze kavrulmuş, çekilmiş biraz kahve ile içerdik. Ya da Kuru yemişçiden paketsiz alınmış kakao ile sütlü kahve yapılırdı misafirlere ikram ederdik tadına doyum olmazdı. Fındık ağacının yapraklarından dolma sarardı anneannem harika olurdu. Bakınız bu anlattıklarımın hepsi tamamen doğal ortamda yetişirdi. Tüm bunları sulamak için kuyu suyu kullanırdı babam. Türlü metal artığı olan şebeke suyu ile değil. Bakkaldan alışveriş ederdik. Market bilmezdik. Temel gıda maddelerini israf etmeden mahalle bakkalından alırdık. Hiç biri paketli değildi, çuvalların içinde satılırdı. Yaz akşamlarında çarşıdaki pastahaneden katışıksız dondurmamızı alırdık. Öyle hazır katkılı dondurmalar değil. Yazlık bahçe sinemalarında sade gazozumuzu içerdik. Köşe başındaki imalatçıda üretilirdi. GDO’suz ayçiçeğimizi çitlerdik. Çekirdekler kuru yemişçiden kese kağıdının içinde alınırdı folyo kaplı paketlerde değil. Bizim çitosumuz cipsimiz yoktu katkılı. Bu liste uzaaaar gider. Ben şimdilik sizi daha fazla sıkmadan satırlarıma son vereyim. İçinde bulunduğumuz durumdan dolayı çok üzgünüm. Ancak üzgün olmam çare olmayacağı anlamına gelmesin. Haftaya bu konuyla ilgili neler yapabiliriz onları anlatacağım. Tekrar görüşünceye kadar hoşça kalınız.

Meral UÇARI

VEFA BORCU



Yıl 1855...
Manisa’da Sefarat Yahudilerinden fakir bir ailenin bir erkek çocuğu olur.İsmini Morris koyarlar.
Morris dokuz yaşında kuşpalazı hastalığına yakalanınca ölümle burun buruna gelir.Şinasi isimli bir Müslüman doktorun tedavisi neticesinde iyileşince, ailesi ona Şinasi ismini de verir. Bu bir vefa borcudur.Bu vefa anlayışı Morris’in ruhuna da işleyecektir.Derken, Morris on beş yaşına gelince fakir olan ailesine yardım etmek için Yahudi mezarlığında bekçi olarak işe girer.Okuma yazması olmadığından işten atılır.Sebebi ise, dışarıdan bir Yahudi ailesi gelir ve mezarlıktaki yakınlarının mezarını görmek ister fakat mezarın yerini bilmiyorlar. Morris ise okuma bilmediğinden mezarın yerini gösteremez. Bu aile, karşılaştığı durumu bölgenin Yahudilerine bildirerek Morris’i işten attırır.
İş arayan Şinasi, 1870 yılında henüz 15 yaşlarında iken yine Yahudi olan Garofolo isimli bir tütün tüccarının yanında işe girer.Kısa zamanda patronunun gözüne giren Morris, gösterdiği başarıdan dolayı patronu tarafından Mısır’a götürülür. Orada da gösterdiği başarılardan dolayı artık patronuyla dost olmuştur. Morris 1890 yılında Amerika’ya gitmeye karar verir. Patronundan aldığı 25 bin dolarla yeni dünyaya geçer. Orada, Şikago Beynelmilel Fuarında bir sigara yapıştırma makinesi sergiler.
Bu makine oldukça ilgi görür. Buradan kazandığı para ile hem Garofolo'ya olan borcunu öder, hem de bir iş kurma imkânı bulur.Yıl 1903’e geldiğinde ABD devleti Akdeniz’de ticaret yapabilmek ve gemilerini geçirebilmek için Sultan Abdülhamit’e başvurur. Sultan bu teklifi ABD’nin Osmanlıya HARAÇ vermesi karşılığı kabul eder.Yalnız bir şart daha koşar ve “Bizden tütün de satın alacaksınız” der. Amerika bunu da kabul eder ve tarihinde ilk ve tek olarak Osmanlıya HARAÇ verir.İşte bu tütün anlaşması Morris’in yolunu açar.Ege tütününü iyi tanır ve bağlantıları da vardır.Bu bağlantı avantajını iyi kullanır.Kısa sürede önünde geniş ufuklar açılan Morris, erkek kardeşi Solomon’u da Manisa’dan getirterek, iş alanını iyice geliştirir. New York’ta Brodway 120, Sokakta SCHINASI BROTHERS COMPANY isimli bir sigara fabrikası kurar. Bu bina hala ayakta kalmayı başarmıştır. Kurduğu bu fabrikada Türkiye’den götürdüğü tütünleri kullanan Morris, kısa zamanda Türk tipi sigaralarla üne kavuşur.Türkiye’den özellikle Manisa ve Akhisar civarından aldığı tütünleri yine bu bölgeden götürdüğü usta ve kalifiye işçilerle yüksek kalite mamuller elde etmeyi başarır.1903 yılında Selanik’te iş arkadaşı olan Jozef Ben Rubi’nin kızı Laurette ile tanışıp evlenir. Victoria, Juliette ve Altina isimli üç kızı ile Leon isimli bir erkek çocuğu olur. Artık! Morris çok zengindir. Hatta Yunan Yahudisi eşi için o döneme göre oldukça gösterişli bir malikane yaptırır. Malikanenin 52 odalı olduğu rivayet edilir. Bu günlerden diğer bir rivayette şudur: Morris Yunanistan’da bir basın toplantısı yapar.
Bir gazeteci, bir kağıda bir soru yazar ve Morris’e verir. Morris kağıdı yanındakine verir ve “ben okuma bilmem sen oku”. der. Ardından başka bir gazeteci: -okuma- yazma bilmeden bu kadar zengin oldunuz, bir de tahsilli olsanız kim bilir ne olurdunuz? Morris şu cevabı verir:
– İyi bir mezar bekçisi olurdum!
1916 yılında şirketinin tüm haklarını Amerikan Tabacco Company’e satar ve iş hayatından çekilir.
Bu arada çocuklarını kurduğu ve Morris’in arkadaşı Philip’in de ortak olduğu (bir rivayete göre Morris bizzat kendisi kurmuştur) ve şu an dünya tütün devi olan Philip Morris Company doğmuştur.
Gerisini bilirsiniz. Peki, halen Manisa'da hizmet veren Şinasi Morris Hastanesi’nin hikayesi nedir?
Morris 1928 yılında memleketi olan ve doğup büyüdüğü yer olan Manisa’yı hiç unutmaz. O kadar ki yaptırdığı evi Türk stili yaptırır ve içini de yine Türk şark tarzı ile döşer. Çocukluğunda çektiği hastalığı ve gördüğü vefayı da unutmaz. Bu amaçla bir milyon dolarlık bir bütçe ayırır. Bunu 800 bin doları ile bir hastane yaptırır. Bu hastane çocuk hastanesidir. Bu hastanenin çok geniş arazisi vardır ve burada inek, koyun, keçi, tavuk gibi hayvanlar beslenir ve sebze meyve yetiştirilir ki çocukları taze besinlerle beslesinler.Yine bu hastanenin faytondan ambulansı ve başhekimin faytondan makam aracı vardır. Bütün bu ayrıntılar bizzat Morris tarafından düşünülmüştür. Geriye kalan 200 bin dolarla da devlet tahvili alarak; bu tahvillerin getirisi olan 33 bin dolar her yıl iki taksit halinde Morris Şinasi Çocuk Hastanesine gönderilir. Morris Şinasi kurduğu bir vakıfla hastanenin geleceğini de düşünmüştür; Chemical Bank Of New York’u da mutemet tayin etmiştir.
Üç yılda bir kurduğu vakfın mütevelli heyeti Türkiye’ye gelerek, Manisa’da hastaneyi ziyaret etmekte ve yapılan işleri yerinde denetlemektedirler...




ÜRETİM YASAK



Sofralarda zehir yediriyorlar, yerli ürün yasak. Kahramanmaraş'ta doğal süt, peynir, yoğurt üreten çiftçilere ceza kesilmiş. Sebep; Tarım Bakanlığı'ndan izinsiz olmalarıymış! Üreten bir Türkiye istemiyorlar. Tüketen, dışarıdan ithal edilen bir Türkiye ile tehlikeli geleceğe devam.

GDO



Demek ki neymiş GDO iyi bi halt değilmiş!!!

Resimdeki masum; Fransa'da 2 yıl boyunca GDO'lu Mısır yedirilen bir deney faresi... 2 yıl sonunda geldiği Hal bu! tüm bedeni kanserli tümörler ile dolan fareye gdolu mısırlar verilmeye devam ettikçe tümörlerin daha hızlı yayıldığı saptanmış. Şimdi soruyorum sizlere: onu bu hale getiren GDO sizi sağlıklımı yaşatacak sanırsınız?
Ne kadar çok duyar olduk bu Mısır'ı heryerde! -sinema ve televizyon ile hayatımıza giren boyumuzdan büyük paketler içerisinde sunulan "patlamış mısırlar..." Yine aynı televizyonlar bu kez çocuklara kahvaltıda "Mısır gevreği" yemelerini emrediyordu! -Bir anda para kartlar, tasolar, hediyeleri koyuldu paketlerinin içine... trans yağ bulanmış, Çin tuzu ile insanı kendine bağımlı hale getiren "Mısır cipsleri" hediyeler saçmaya başladı çocuklara. Ki bu öyle bir bağımlılık ki parmaklarını yiyor; yetmiyor paketi bile dilleri ile yalayacak hale getiriyorlardı. Aniden icat edilip karışık kuruyemişlerin vazgeçilmezi olan onlarca kimyasala bulanmış Ne olduğu belirsiz "soslu mısırlar..." yetmedi her köşe başında plastiğe bulanmış "bardak mısırlar!" sahi, nedir bu bizlere ısrarla ve farklı sunumlarla sürekli "Mısır" yedirme çabaları?
Hem de öyle "mısırlar" ki muazzam lezzete ve görünüşe sahip! sizler köy hayatı görmüş insanlarsınız hiç o kadar mısırı aynı boyda, aynı ebatta aynı renkte olur mu fabrikadan çıkmışcasına?
Atalık tohumu ile ekilen mısırlar daha bozuk görünüşlü, daha küçük ebatlarda olurken, İsrail başta olmak üzere sair ülkelerden ithal edilen gdolu kısır tohumlar daha düzgün, daha büyük, daha gösterişli ürünler verseler dahi bunun; altın tepside sunulan zehirden hiçbir farkı yoktur inanın bana.

Her köşe başında bardak Mısır alıp tüketen çocuklara öyle çok üzülüyorum ki... Hem zehir Mısır, hem margarin, birde üzerine ne olduğu belirsiz ketçap... Yazık değil mi bu yavrulara?
Dün bir arkadaşım tevafuk üzere anlattı. Halası tarlasının bir kısmını atalık, diğer kısmına malum tohumlardan ekmiş. Domuz sürüsü dadanmış ve gdolu mısırlara dokunmamışlar bile... Afedersiniz lakin bugün domuzun yemediğini, evladına reva görmemeli kimse! çocuklar mutant oldu, organları ihtiyar oldu ama her yanlarını farklı paketlerde Mısır furyası sardı.
Bakın muayenelerde kadın gibi göğüsleri olan, üreme organı problemleri yaşayan, erkek çocukları görüyoruz.
8-9 yaşında ergenliğe giren, 15 yaşında rahim kisti yaşayan erkeklik hormonu üreten kız çocukları görüyoruz. bunlar normal haller değil. Bu yavrulara bir şeyler oldu.
Ve ne olduysa midelerine giren, kanlarına karışanlar ile oldu...
Bugün hayvanların dahi yüz çevirip yemediğini, Eşrefi mahlukat insan nasıl tüketilebilir?
Yukarıdaki fareden farksız değil bugün Her birimizin hali.
Herkes hasta Çok hasta... Ve hala dermanı bir poşet ilaçta arıyorda, dönüp yediklerini hiç bakmıyor...
Her hastalığı iftira atarcasına Rabbinden biliyorda; Rabbinin ayeti celilesinde "Tohumu ve nesli ifsad etmek için didinirler" buyurduğunu bilmiyor!
Ayette evvela tohumun ifsadı, sonra neslin ifsadı zikredilir...
Yani yediklerimizin genetiği değişti, Sonra neslimizin hali, zikir yapısı değişti.
Şunu unutmayın ki; Bedenin, organların, bağışıklık sisteminin çalışmasını en iyi bilen; Onu YARATANDIR!
O'nun tavsiye ettiği şekilde, Rasulullah'ın yaşayarak bize örneklediği biçimde yaşamak, tüm problemlerin çözümüdür....
Bizim için bundan başkası yoktur

/Yağmur mirzayeva 29 01 2019

NOT; 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca her hakkı Yağmur Mirzayeva ya aittir. İsimsiz alıntı yapılması ve yayınlanması suçtur.)

SEBZE VE MEYVELERDEKİ GDO



İnsanların çoğu "Doğal gıdalar ile beslemek gerek. Şimdi herşey GDO'lu" diyor. Çok da haklılar. Yerli tohumun önemini hepimiz biliyoruz. Lakin neden yerli tohum kullanılmıyor? Yoksa bizim yerli tohumumuz yok mu? Hayır bizim yerli tohum bankamız var. İzmir' de, Aydın ve Antalyada yerli tohum ve yerli fidan üreticilerimiz var. Bunlar yıllardır devlet destekli olarak sera üreticilerine sürekli teşvik ve tanıtım için dolanırlar. Ama o yerli tohumlarını hiç satamazlar.
Lakin gelelim şimdi işin ilginç yanına.
Ben yedi kuşak Antalya'lıyım. Ailemden ve yakınlarımdan çoğu kişiler seracılık ile uğraşır.
Buradaki seracılara devlet her yıl destekleme primi verir. "Yerli tohumdan ziraattan şu kadar alacaksın ben de sana şu kadar destek vereceğim" diye.
Ama tüm seracılar ne yapar bilir misiniz? Yerli tohum GDO'su değiştirilmediği için bir kök domateste 10 tane falan domates verir. Lakin içindeki tohumdan yeniden ekme şansın vardır. Eğer ziraî ilaç kullanırsan tohum ölür. Fakat ithal tohum bir kök de 50 domates verir. Ziraî ilaç kullanırsan 80 domatese kadar çıkar bu sayı. Ama onu bir daha ekemezsin.
Salatalık, kabak ve patlıcan gibi sebzelere ise mutlaka çiçekteyken ilaç püskürtülür ve diğer sabah o salatalık, kabak, patlıcan toplanır, kasalanır, hale gönderilir. Haldeki bekleme ve halka ulaşma süresi en az iki gündür. (Uzak mesafeler için) Bu zaman diliminde o sebzeler büyüme zamanını tamamlar. Yani serada ürün toplama ve verim alma işi sıkıntı değildir. Ürünün dikmesi ve çiçek açacağı güne kadar geçen bir buçuk ay sıkıntıdır.
Ürün çiçek açtığı an zaten ilaçlar onları bir günde sizin önünüze gelecek şekle getiriyor.
Tıpkı şu 40 günde piliç haline getirilen civcivler gibi...
Doğal olarak da aldığınız biberin içi zehir dolu olur.
Son 30 yıldır salatalıklar bile artık o verilen ilacın zehir kokusunu dahi atmadan pazara çıkartılıyor. Daha önceki yıllarda insanlar bu ilaç kokusunu fark etmiyordu. Şimdi kış aylarında bile salatalığa artan talep nedeniyle piyasaya sürekli ve hızlı teslimat yapılıyor... İşte bu denli çabuk oluşan ve çok verim veren ithal tohum nedeniyle bizim seracılarımız ithal tohumu tercih ediyorlar.
Lakin seranın ilaç görmeyen bir köşesine sadece kendisi için yerli tohumdan sebzeler eker. Halkın GDO'su değişmiş domates, biber, salatalık yemesi, zehirlenmesi umurunda olmaz.
Bu yaklaşık 50 yıldır böyledir burada.
Tabi bir de şöyle bakmakta fayda var; Artan nüfus oranı, insanların kış aylarında bile yaz aylarına özgü (fasulye, domates, salatalık... vs) sebzeleri yemek istemeleri, yerli tohumun az verim vermesi ve pazar talebini karşılamakta yetersiz kalması gibi sebepler de
Kısa zamanda çok verim veren ithal tohumun tercih edilmesinde ilk etkendir.
Çünkü seracı bir kökende 10 domates almak yerine 80 domates almak istiyor. Tabi bu durum diğer sebzeler için de geçerli. Ben bu duruma devletin el koyması gerektiğini söylemiştim. Ama işin o kadar kolay olmadığını gördüm. Zira yerli tohum zorunlu hale getirilse ilk önce seracılar ayaklanır. Hatta öyle bir şey olursa bir iki yıl seraya ürün bile dikmeyeceklerini söyleyenler oluyor. Zaten bu defa (yerli tohum nedeniyle) pazara yeteri kadar ürün yetiştirilemeyeceği için insanlar "açız" diye bağıracaklar.
Yerli tohumdan yetişen sebzeler halkın tüm ihtiyacını karşılayamaz da. Çünkü insanlar zehirlendiklerini bilmelerine rağmen kış döneminde fasulye, salatalık yemek istiyor.
Ayrıca bunun bir de yüklü miktarda getirisi olan dış pazarı var. Rusya, Mısır, Irak ve diğer Ortadoğu ile Kafkas ülkelerindeki pazar kãrı var. Hiç bir sebze üreticisi bu pazarları kaybetmek istemez. Siz istediğiniz kadar yerli tohum deyin.
Benim sizlere tavsiyem; yaz döneminde fiyatları da uygunken sebzelerinizi alınız ve onları kurutun ve kışın yiyiniz. Çünkü tüm seracılar kendileri için yaz sebzelerinden kuruturlar. Hem doğal hem daha ekonomik oluyor.
Şimdi pazardaki fiyatların pahalı olmasından, Gdo'su değişmiş, zehir kokan yiyecekleri yiyor olmaktan dolayı yakınmak nafile. Vaktinden önce size verilen her ürün zaten bir işlemden geçer.
Önce insanların kendilerinin bilinçlenmesi gerekir.
Sizler kış döneminde fasulye, salatalık veya diğer sebzeleri almazsanız emin olun talep olmadığı için fiyatlarda düşecektir. En önemlisi zehirlemeyeceksiniz. Yedikllerimizden aldığımız zehir havadan uçaklarla atılan zehirden kat kat daha fazladır.
Not: Bu durum dünya çapındaki tüm sebze üretimi için aynıdır. Artan nüfusa yiyecek yetişmesi için tüm dünyadaki seracılık bu şekilde işler

ALINTIDIR.

TURFANDA DEYİMİ NEREDEN GELİYOR



TURFANDA DEYİMİ NEREDEN GELİYOR 

Meyve ve sebzeler için "TURFANDA" bunlar deriz ya, bakın kökeni nereden geliyor?

Turfan, Doğu Türkistan'da (Çin Halk Cumhuriyeti'nin Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde bulunan, denizden 150 metre kadar aşağıda bir ovadır ...

Yazları son derece sıcak olan bu havzada çevredeki yüksek arazilere göre yaz erken gelir ve pamuk dahil bir tarım cennetinin oluşmasını sağlar.
Su, çevredeki dağlardan tarihi bir yapı olduğu iddia edilen yeraltı sulama kanalları vasıtası ile getirilir.

Su, sıcak ve güneşli bir hava olunca sebzeler de Turfan'da yetişiyor.
Kavun karpuz gibi bazı meyveleri yaz kış yiyebilirsiniz. Hepsi Sincan Bölgesi'ndeki Turfan'dan gelmektedir.)

Yeri gelmişken bahsedelim, bu yer altı sulama kanallarına “Karez” adı verilir ve Eski Türkler'den günümüze kalan önemli eserlerdendir.
M.Ö. 500 yıllarında yapıldığı tahmin edilen ve 5.000 km uzunluğunda olan bu yapı yerin 100 metre altında, çölü 60 km aşarak TURFAN'a gelmektedir.

Böyle bir yapının yapılabilmesi için ileri düzeyde matematik ve yer bilimi bilgisi ile mühendisliğe ihtiyaç vardır .....